SİZ İKTİDAR OLSANIZ, KENDINIZI SINIRLAYACAK ‘DEMOKRATİK ADIMLARI’ ATAR MISINIZ?
Terörsüz Türkiye konusunda gözden kaçırılmaması gereken temel mesele yalnızca silahların bırakılması ve örgüt mensuplarının topluma kazandırılması değildir. Asıl mesele, bu sürecin Türkiye’yi aynı zamanda daha demokratik, daha özgür ve gerçek anlamda bir hukuk devletine taşıyıp taşımayacağıdır.
TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporunun altıncı ve yedinci bölümleri bu açıdan birlikte okunmalıdır. Altıncı bölümde gerekli yasal düzenlemeler ele alınırken, yedinci bölümde yeni bir yasaya bile ihtiyaç olmadan mevcut Anayasa ve yasaların uygulanmasıyla çözülebilecek demokratikleşme sorunlarına dikkat çekiliyor. AYM ve AİHM kararlarına uyulması, temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi bunların başında geliyor.
Yani ortada iki ayaklı bir süreç var:
Bir ayağı silahların susması.
Diğer ayağı demokrasinin güçlenmesi.
Benim kaygım, bugünden sonra iktidarın demokratikleşme ayağına topal bırakmayı sürdüreceği yönündedir .
12 maddelik çerçeve yasanın Meclis’te görüşülmesi sırasında Özgür Özel’in tutumu bu nedenle önem taşıyor. Özel, “Bu yasaya hayır demek için en fazla haklı gerekçesi olan biziz” diyerek parti yönetiminin evet oyu vereceğini, ancak milletvekillerini serbest bırakacağını açıkladı. Nitekim milletvekillerinin önemli bir bölümü “hayır” oyu kullandı.
Bu nedenle meseleyi “muhalefet yasaya evet dedi” diye özetlemek doğru olmaz. Ancak yasanın parlamentodan bugüne kadar görülmemiş büyük bir çoğunlukla geçtiği ve iktidarın bunu kendi hanesine başarı olarak yazacağı da gözden Irak tutulmalı.
Fakat asıl sorumuz hala ortada:
Muhalefet bu yasaya destek verirken, bir koz olarak kullanıp iktidarı adım atmaya ikna etmediği , Komisyon raporunun yedinci bölümündeki demokratikleşme önerilerinin uygulanmasını bundan sonra nasıl güvence altına alacak?
Çünkü bugün yeni bir yasaya ihtiyaç olmadan yapılabilecek şeyler var.
AYM kararları uygulanabilir.
AİHM kararları yerine getirilebilir.
Gazeteciler tutuklanmayabilir.
İfade ve örgütlenme özgürlüğünün alanı genişletilebilir.
Seçilmiş belediye başkanları hakkında yürütülen süreçler hukuk devleti ilkelerine uygun hale getirilebilir.
Toplumun daha fazla konuşmasının, itiraz etmesinin ve örgütlenmesinin önü açılabilir.
Bunların önemli bir bölümü için yeni bir kanun çıkarmak bile gerekmiyor.
Tam burada siyasal bir risk ortaya çıkıyor.
İktidar zaten bugün yaptığı uygulamaları “demokrasi” olarak tanımlıyor. Hatta Türkiye’nin “ileri demokrasi” içinde olduğunu söylüyor. AYM kararlarının uygulanmamasını, AİHM kararlarının yerine getirilmemesini, gazetecilerin ve seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanmasını hukuk devletinin dışına çıkmak olarak görmüyorsa, iktidarın kendi anlayışı açısından ortada çözülmesi gereken bir demokratikleşme problemi de yoktur.
O halde mesele “İktidar neden demokratikleşsin?” sorusundan önce şudur:
Muhalefet, iktidarın zaten demokrasi olarak gördüğü bu düzenin sınırlarını genişletmesi için nasıl bir siyasal zorunluluk yaratacak?
İşte burada Alexis de Tocqueville’in uyarısı çok çarpıcıdır.
Tocqueville, Amerika’da Demokrasi’de despotizmin yalnızca zorla, darbeyle ya da silahla gelmediğini anlatır. Demokrasi içinde iktidara gelenlerin de zamanla toplumun siyasal iradesini zayıflatarak yönetimi kendi ellerinde toplaması mümkündür. Üstelik bu yeni despotizm kaba kuvvetle değil, insanların güvenlik ve düzen adına özgürlüklerinden yavaş yavaş vazgeçmesiyle kurulabilir.
Tehlike tam da budur.
Çünkü demokrasi yalnızca iktidara gelme biçimi değildir.
İktidara geldikten sonra nasıl yönettiğiniz de demokrasidir.
Seçimle gelen bir iktidar, seçimden sonra yargı kararlarını uygulamıyorsa, gazetecileri tutukluyorsa, seçilmiş belediye başkanlarını görevlerinden uzaklaştırıyorsa, ifade ve örgütlenme alanını daraltıyorsa “Ben seçimle geldim” demek tek başına demokratik yönetimin kanıtı değildir.
Hannah Arendt’in İnsanlık Durumunda önem verdiği kamusal alan da burada anlam kazanıyor. Demokrasi, insanların yalnızca sandıkta oy kullanması değil; birlikte konuşabilmesi, itiraz edebilmesi ve ortak yaşamın geleceği hakkında söz söyleyebilmesidir.
Bu nedenle terörsüz Türkiye’ye elbette evet.
Silahların susmasına elbette evet.
Ama demokratikleşmenin ertelenmesine hayır.
Muhalefetin görevi iktidarın her getirdiğine karşı çıkmak olmadığı gibi, her getirdiğine destek vermek de değildir. Görevi, barışın yanında dururken barışın demokratik güvencelerini de istemektir.
Çünkü eğer muhalefet “süreç zarar görmesin” diyerek iktidarın getirdiği her kritik düzenlemeye destek verirse, siyasal alan giderek daralır; sürecin başarısı da başarısızlığı da tek bir siyasal merkeze bağlanır.
Bu durumda muhalefet sürecin ortağı değil, izleyicisi olur.
Ve değerli meslektaşım M. Emin Değer’in Oltadaki Balık Türkiye kitabında Nelson Rockefeller’a atfedilerek aktarılan o söz, bugün siyasal bir metafor olarak yeniden karşımıza çıkıyor.
Orada Türkiye oltadaki balığa benzetilir ve şu değerlendirme yapılıyor:
“Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur.”
Bugün bunu siyasete uyarlarsak:
Oltadaki muhalefetin demokrasiye ihtiyacı kalmaz.
Terörsüz Türkiye’nin gerçek başarısı yalnızca silahların susması değildir.
Silahların sustuğu yerde toplumun daha yüksek sesle konuşmaya başlamasıdır. Elimizde bunu zorlayacak toplumsal bir destek varken yapmamak, iktidara alan açmaktır.
Yazının başlığı ile bitirelim bu koşullarda, siz iktidar olsanız , kendinizi sınırlayacak ‘ demokratik adımları ‘ atar mısınız ?
Yazar
Mustafa Cinkılıç
Avukat